8 Temmuz 2014 Salı

FORMASYON KARMAŞASI


Eğitimle ilgilenen yada eğitimci bireylerin muhakkak duyduğu bir terimdir pedagojik formasyon. Hatta çoğu okullara iş başvurusu esnasında en önemli kriterdir pedagojik formasyonunuzun olup olmadığı. Nedir bu pedagojik formasyon, ne işe yarar, mecburi mi olmalıdır gibi sorularda ister istemez aklınıza takılır.
Pedagojik formasyonun tam tanımı ; akademik tanımların öğrenmeye açık bireylerin algılayabileceği dilde, farklı şekillerde anlatılabilmesi için alınan bir çeşit  formasyon eğitimi. Üniversitelerin  fen-edebiyat fakültelerindeki herhangi bir bölümden alınmış eğitimden sonra, o bölüm mezunlarının öğretmenlik yapabilmesi için tasarlanmıştır. Sınıf yönetimi, öğretmenlik mesleğine giriş gibi derslerden oluşmaktadır.
Pedagoji, İngilizce “Pedagogy” kelimesinden  gelen "eğitim bilim ve teorisi" anlamını taşıyan bir kelimedir.  (bkz: TDK Sözlük)

Formasyon ise İngilizce “Formation” kelimesinin Türkçesi olan “biçimlenme” olarak çevirebileceğimiz bir kelimedir. (bkz: TDK Sözlük)
Pedagojik formasyon eğitim ve öğretimi doğru verebilmek için sahip olunması gereken bir eğitimdir.
Pedagojik formasyon dersleri ve içerikleri aşağıdaki gibidir.
1.       dönem (güz) dersleri
Eğitim Bilimlerine Giriş 
Gelişim Psikolojisi 
Öğrenme Öğretme Kuram ve Yaklaşımları
Program Geliştirme ve Öğretim 
Ölçme ve Değerlendirme 
Sınıf Yönetimi 

2. dönem (bahar) dersleri
Öğretim Teknolojileri ve Materyal Tasarımı 
Özel Öğretim Yöntemleri 
Rehberlik 
Öğretmenlik Uygulaması 
Eğitim Bilimlerine giriş : Bu dersin amacı eğitim biliminin temel kavramlarını tanımak, Eğitimin sosyal-psikolojik-felsefi-politik-ekonomik ve tarihsel temellerini öğrenmek, Eğitim biliminde araştırma yöntemlerini kavramak. Öğretmenlik mesleği ve öğretmenin nitelikleri hakkında bilgi sahibi olmak, Öğretmen eğitiminin özelliklerini ve gelişimini anlamak, Öğretmen eğitimindeki gelişmeleri takip etmek, Eğitim bilimindeki yönelimler hakkında bilgi sahibi olmaktır.
Gelişim Psikolojisi :  Bu ders belki de öğretmenliğin temelini oluşturur. Bu derste amaç bireylerin yaşamları boyunca geçirdikleri ortak bedensel, duygusal, zihinsel, sosyal gelişim özelliklerini inceleyerek ortak özelliklere ilişkin değişik gelişim düzeylerine uygun ders programı hazırlanmasına yardımcı olmaktır.
Öğrenme Öğretme Kuram ve Yaklaşımları : Etkili ve verimli bir öğretim için öğrenciye nasıl öğreneceğine, nasıl hatırlayacağına, kendi kendini nasıl güdüleyeceğine rehberlik etmeyi kapsayan bir derstir.
Program Geliştirme ve Öğretim : Dersin içeriğinde  program geliştirme temel kavramlar, eğitimde program geliştirmenin kuramsal temelleri, eğitim tasarımı ve modeller, program geliştirme süreci, öğretim ilkeleri, öğretimin planlanması, öğretim yöntem ve teknikler, eğitim ve öğretimde yeni yönelimleri kapsamaktadır.
Ölçme ve Değerlendirme:  Ölçme ve Değerlendirme dersinde potansiyel başarıyı ortaya çıkarmak, eğitim kalitesini yükseltmek, soru bankası oluşturabilmek, objektif ve genel ölçme araçları geliştirmeyi hedefler.
Sınıf Yönetimi : Sınıf yönetimi eğitim yönetiminin ilk ve temel basamağıdır. Öğretmenin sınıf içinde gerçekleştirmeye çalışacağı amaçlar örgütsel ve yönetsel amaçlar olarak iki grup içinde ele alınır. Örgütsel amaçlar Milli Eğitimin genel amaçlarına uygun biçimde okul örgütünce o dersin sınırları içinde belirlenmiş amaçlardır. Yönetsel amaçlar ise esas olarak sınıfta sürdürülmekte olan eğitimin niteliğini yükseltmek olarak tanımlanabilir. Öğretmenin sınıfın atmosferine göre sınıf kurallarını ve değerlendirmede doğru kararlar almasını hedefler.
Öğretim Teknolojileri ve Materyal Tasarım : Eğitim teknolojisi, öğretme ve öğrenmeyi teşvik etmek, kolaylaştırmak ve öğrenciyi güdülemek amacını güden araç gereçler ile belirli öğretme-öğrenme sistemlerine göre hazırlanmış programların geliştirilmesine ilişkin tüm süreç, tasarım ve yöntemleri kapsar. Öğretmenin özgün ders materyalleri hazırlamasını ve öğretim teknolojilerinden maksimum düzeyde yararlanmasını sağlayan bir derstir.
Özel Öğretim Yöntemleri: Bu derste alana ait öğretim programlarını, genel ve alana özgü mevzuatı öğretmek amaçlanır.
Rehberlik: Etik ilke ve değerlere bağlı, çağdaş bilgiyi sadece anlayan değil üreten, yorumlayan, değerlendiren, uygulamaya dönüştüren, mesleki, ve kişisel olarak kendini sürekli geliştiren, özgüvenli ve eleştirel düşünceye sahip, kendini gerçekleştirmek için çalışan, kullandığı bilim ve teknoloji ile evrensel bilgiye katkı sağlayan öğretmenler, eğitimciler yetiştirmek için yapılması gerekenler öğretilir.
Öğretmenlik Uygulaması: Bu derste öğrenilen teorik bilgilerin sınıf ortamında uygulanması söz konusudur. Yani her öğretmen belirlenen okullarda bir dönem boyunca haftanın belli günlerinde önce dinleyici olarak sonra uygulayıcı olarak derslere katılır.

Umarım pedagojik formasyon ile ilgili soru işaretleri bir nebzede olsa giderilmiştir. Aslına bakarsanız ülkemizde öğretmen olmakta sanıldığı kadar kolay değil. Her öğretmen yukarıda bahsettiğim dersleri almadan mesleğe de atılamıyor. Hala pedagojik formasyonun gerekli mi gereksiz mi olduğunu tartışmanın da hiçbir önemi kalmıyor. 

EN BAŞARILI EĞİTİM NEREDE?


Çok tartışılan konudur en başarılı eğitim sistemi hangi ülkede nasıl uygulanıyor diye. Bir çok kişi Amerika’da der kimisi Avrupa’da der. Halbuki her ülkenin kendine ait bir eğitim sisteminin olduğunu söyleyebilmek mümkündür.
Eğitim sistemi ve eğitim süreçleri ülkelerin yaşayış, sosyo-ekonomik şartları hatta coğrafik özelliklerine göre de şekillenebilir. Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programının (PISA) sonuçlarını araştırırken 2000 yılından beri uygulanan bu testin sonuçlarında en başarılı ülke hep Finlandiya çıkıyor. Testte, öğrencilerin, matematik, fen bilimleri ve okumayla ilgili sahip oldukları bilgi ve becerilerin ne kadarını hayata geçirebildikleri, sorunlarla karşılaştıklarında ne kadarını uygulayabildikleri ölçülüyor. Bunun yanında ilginç olan Finlandiya eğitim sisteminde sınav stresi yok, mukayese yok; dershaneler, özel hocalar yok. Eğitim saatleri çok kısa (ortalama günde dört saat) olmasına rağmen bütün öğrenciler eşit düzeyde başarılı. 
Konuyu biraz araştırdığımda Finlandiya’da okulun yada devletin belirlediği bir müfredat yok. Okullarda okutulacak kitapları öğretmenler kendileri seçiyor. Zorunlu temel eğitim boyunca herhangi bir sınav da yok. Öğrenciler, öğretmenin hazırladığı sorularla değerlendiriliyor. Öğretimin odağında tamamen öğrenme var. Genelde okullar ev ortamı gibi öğrencilerin kendilerini rahat ve huzurlu hissedebilecek şekilde dekore edilmiş. Yaşayarak öğrenme ,yaparak öğrenme de diyebiliriz bir bakıma. Öğrenciler istedikleri gibi sınıf içinde dolaşarak bilgi toplayabiliyor, arkadaşlarıyla iletişime geçebiliyor ve hatta yorulduklarında kanepeye uzanarak dinlenebiliyor. Derslere de bu kanepeden katılabiliyor.
Gelelim Finlandiya’da öğretmen olmak. Kolay değil. Hatta zor denilebilir. Liseden mezun olup öğretmen olmaya karar veren bir öğrenci üç aşamalı kabul testinde başarılı olmak zorunda. Birinci aşamada, kitap sınavıyla, bilgiyi araştırma, sentez yapabilme, eleştirel açıdan bilgiyi yorumlama, analiz etme yeteneği test ediliyor. İkinci aşamada, mülakat aşamasında, kişilik ve karakter yapısı bakımından öğretmenlik mesleğine uygun olup olmadığı analiz ediliyor. Son aşamada ise adaylardan örnek bir ders anlatması veya grup tartışmasını yönetmesi istenerek sosyal yönü, konuşma, sunum ve yönetim yetenekleri ölçülüyor. Bu aşamaların sonunda öğretmenlik için müracaat edenlerin ancak yüzde onu öğretmen yetiştirme programına kabul ediliyor. Öğretmenlik lisans programı boyunca, öğrencilerin her yıl birer ay uygulama okullarında ders anlatarak staj yapma zorunlulukları var. Stajları hem üniversitedeki öğretmenleri, hem de öğrenciler tarafından değerlendirmeye tabi. Staj değerlendirmesi mezuniyet yeterliliğinde çok önemli. Finlandiya’da öğretmen olabilmek için sadece lisans öğrenimi de yeterli değil. Öğretmen adayının seçeceği konuya göre tezli yüksek lisans derecesine sahip olması da zorunlu kılınıyor. Böylece araştırmacı ruhlu öğretmenlere sahip olunmuş oluyor.

Birçok ülkede öğretmenlik kutsal bir meslek olarak görünür. Öyledir de. Mühendisi de, doktoru da, cumhurbaşkanını da, hayatımızı kolaylaştıran icatları yapanları da yetiştiren onlar değil midir?

Eğitim Modelleri


Eğitimin yaşı yoktur. Evet doğru. Ağaç yaşken eğilir. Bu da doğru. Peki bu ikisi tezat değil mi? Evet tezat. Eğitim ile ilgili o kadar çok fikir ve düşünce var ki hepsini uygulamak mümkün değil. Bu yazımda size birkaç eğitim modelini ele alarak fikir sahibi yapmak amacım. Eğitim modelleri denilince genelde ülkemizde de uygulanan örgün eğitim modeli akla gelir. Ancak dünyada uygulanan o kadar çok eğitim modeli var ki bunlardan bir kaçını gelin inceleyelim.
Jean Jacques Rousseau’nun Doğacı Eğitim Yaklaşımı
18. yüzyılda modern topluma karşı doğayı koruyan bir eğitim modelidir. Eğitimin ana görevi doğaya engel olan her şeyi ortadan kaldırmaktır. Çocuğun bir meslek için yetiştirilmemesi bir birey olarak yetiştirilmesi mantığı vardır. Her çocuğun kapasitesine ve gelişim özelliklerine uygun olarak eğitim biçimlendirilmelidir. Sadece çocuğun aklına hitap etmemeli çocuğa deney ve yaşantılarda kazandırmalıdır.
Leo Tolstoy’un Anarşist Okul Modeli
Leo Tolstoy açtığı okulda çocukları tamamen serbest bıraktı. Eğitimde belirleyici olan noktaları okulların değil hayatın belirlemesi gerektiğini savundu. Sınavların, cezalandırmaların, ödüllendirmelerin olmadığı çocuklara az şey öğretmek ve herkesin eşit  olduğunu vurgulayan bir eğitim modeliydi.
Reggio Emilia Girişimi
İsminden de anlaşılacağı gibi İtalya kökenli bir eğitim modelidir. 2. Dünya savaşı sonrasında İtalyan kadınların kendi kendilerine çocuklarına inşa ettikleri okulda başlatılan bu eğitim modelinin temel amacı ise değişik fikirler türetmek, tartışma yaratmak ve problem çözme ile başa çıkmaktı.
Montessori Yöntemi
Belkide en çok tartışılan ve günümüzde de birçok ülkede hatta ülkemizde de bazı okullarda uygulanan eğitim modelidir Montessori. İtalyan tıp doktoru ve eğitimci Maria Montessori önderliğinde başlatılan bu eğitim modeli ise öğrenimi basitten zora , somuttan soyuta doğru geliştirir. Eğitim öncesinde çocukların kullanacağı materyaller özenle seçilir ve çocuk kendi öğrenme sistemini bir bakıma kendi kurar. Materyalleri kendi zevk ve ihtiyacına göre kendisi belirler. Öğretmen sadece kılavuz görevi taşır.
Özgür Okullar
İngiltere’de uygulanmış bir eğitim modelidir. Öğretmen ve öğrencilerin eşit oldukları genel kurallar belirlenir. Bu meclisin yöneticisi de genelde çocuklardan biri olur. Dersler seçmeli olarak yapılmakla birlikte öğrenci derse girip girmemekte özgürdür. Sınav sistemi yoktur sadece lise düzeyinde genel yükseköğretim sınavlarına hazırlanılır. Tüm öğrenciler yatılıdır ve yaş gruplarına göre 3’e ayrılırlar. Aynı odada 3lü 4lü gruplar halinde öğrenciler bulunmaktadır. Odalarını toplamak zorunda değillerdir. Bununla birlikte herhangi bir uyarıcı da yoktur ve arkalarından kimse odalarını toplamaz. Kısacası özgür bırakılmışlardır.

Ev Okulları
ABD kökenli bir eğitim modelidir. Son yıllarda bir çok gelişmiş ülkede uygulandığı da söylenebilir. Okul otoritesine tamamen karşı gelen hiçbir okulun ev ortamı kadar öğrenciye hoşgörülü davranamayacağını ilke edinen bir model. Çocuklar sistemli bir şekilde aile bireylerinin belirleyeceği miktarda eğitim görür. Neyi ne kadar nasıl öğreneceğine ailesi karar verir. Eğitim doğrudan özel eğitmenler yada aile bireyleri tarafından verilir. Her türlü eğitim materyali seçimini de yine aile kendisi belirler.
Waldorf Okulları

Şu an dünya üzerinde farklı kıtalarda 850’ye yakın okulu olan Alman kökenli bir modeldir. Öğrencilerin kendilerini bir dünya vatandaşı olarak görmesi esas kılınmaktadır. Elektronik araç kullanılmadan sanat, müzik ve yabancı diller gibi konularda eğitimlerini sürdürürler. Herhangi bir test veya sınav bulunmamaktadır. Başlangıç seviyesinde not yoktur. Tüm öğrenciler ders yılı boyunca ödevlerinin de bulunduğu temel ders kitaplarına sahiptirler.

Çocuğumu Hangi Okula Göndersem?


Yıllardır bu işin içinde olan biri olarak şunu söylemek zorundayım ki aileler eğitime gerekli özeni göstermiyorlar.  Daha doğrusu aileler eğitim konusunda ayrışmalara sebep oluyor. Bir kısım aile tamamen akademik başarısı yüksek bir okul tercih ederken bir diğeri ise sosyal aktivitelerin bol olduğu bir okulu tercih ediyor. Ortası yok aslında. Yani bir okul ya gerçekten çok fazla akademik başarıya önem verir ya da daha sosyal bireyler yetiştirmeye özen gösterir. Akademik başarıya önem veren okullar her ay hatta bazen her hafta ufak deneme sınavları yapar, sözlüler yapar, öğrencilere nefes bile aldırmazlar. Doğru mu? Değil. Ancak bazı durumlarda başarılı sonuçlarda aldıklarını da söyleyebiliriz. Bu tamamen öğrenci bazlı ve kişiden kişiye değişir. Başarı oranı öğrencinin hızlı anlaması, kapasitesi ve derse olan ilgisiyle doğru orantılıdır.  Sosyal içeriği kuvvetli okullarda çocukların gelişimleri, insani ilişkileri daha ön planda tutulur. Akademik içerik bir arka planda diyebiliriz. Bu tarz okullarda öğrencilerin sunum yetenekleri, arkadaşlık ilişkileri ve serbestlik daha fazladır. Olumlu sonuçlar alınırken bazı öğrenci kitlesinde olumsuz sonuçlarada rastlamamız mümkündür.
Doğru okul nasıl olmalı sorusuna yanıtlar görecelidir. Çocuk gelişimini önemseyen, öğrencilere birebir ilgilenen ve veli iletişiminde sınırlamaları olmayan okullar tercih edilmelidir. Devlet okulu yada özel okul hiç fark etmez doğru okulu bulmak yine sizin elinizde. En değerli varlıklarınız olan çocuklarınız için yapabileceklerinizi düşündüğünüzde herhalde 1-2 haftanızı çocuğunuza uygun okulu araştırmak için ayırabilirsiniz. İlkokulda en önemli faktör öğretmen yada sistemdir. Yani okulun sistemine ayak uyduran öğretmen bulunmalı. 4 yıl boyunca aynı istikrarla aynı öğretmenle eğitim ve öğretim görecek olan çocuğunuz için seçilecek öğretmenin kimyasının hem size hem de çocuğunuza uyması gereklidir. İlkokul sadece okuma yazma öğrenilen bir birim olarak görülmemelidir. İlkokul; çocuğu hayata hazırlayan, geleceğini şekillendiren bir birimdir. Çocuk okuma yazma öğrenirken bir yandan da kişiliğini geliştirir. İlkokulda edineceği arkadaşlarının ve onlardan öğreneceği birçok şeyin olacağı da yadsınamaz bir gerçektir. Bunları düşündüğünüzde evinize en yakın olan okulu bile seçmiş olsanız sık sık öğretmeninizle iletişimde olmaya özen göstermelisiniz. Eğer tercihinizi özel bir okuldan yana kullanıyorsanız bunun için öncelikle o okulun sistemine bakmalısınız. Devlet okulundan daha ayrıcalıklı size neler sunuyor bunu tartmalısınız. Her özel okulun kendine özel geliştirdiği bir sistemi elbet vardır. Temel dersler dışında sosyal derslerin işleniş ve içeriği hakkında da bilgiler alınmalı. Çocuğunuzun öğretmeni ile muhakkak ders yılı başlamadan önce tanışmalı ve karşılıklı istek ve beklentilerinizi konuşmalısınız.  Unutmayın hiçbir öğretmen öğrencilerinin başarısız ve kötü davranışlara sahip olmalarını istemez. Bu yüzden yapacağınız karşılıklı diyaloglarda bu düşünceyi aklınızdan çıkarmamaya özen göstermelisiniz.


Eğitim önce ailede başlar ve daha sonra aile okul işbirliği içinde devam eder. İşbirliği yapabileceğiniz bir okul seçmeniz dileklerimle.

4 Temmuz 2014 Cuma

FRENCH EDUCATION SYSTEM


The French education system is split into three stages: primary school (école), secondary school (collège) and high school (lycée). Primary and secondary education is free, neutral, secular and compulsory between the ages of 6 and 16. However, there are some private schools that are not subject to these obligations and particularities of the French education system.


Nursery school classes accept toddlers at 2 or 3 years of age, starting in September. The children develop their basic faculties, improve their speaking skills and are introduced to the world of reading and writing, numbers and other key areas of learning. From age 6 to 11, the children attend elementary school which is mixed and freein the case of public (state) schools. 
The 'collège' accepts all pupils after elementary school without the need to pass an entrance exam. The teaching is structured by subject: French, mathematics, history-geography, 'civics' or civil education, biology and earth sciences, technology, art, music, PE, physics-chemistry. The objectives are fixed by national programmes.
After the 'collège', pupils continue their education in a general and technological 'lycée' or a professional 'lycée'. The latter enables them to acquire a professional diploma in order to pursue further vocational studies or integrate the workplace. Links between the professional and the general and technological study programmes and between the C.A.P. (Certificate of Professional Aptitude) and the professional baccalaureate are facilitated. 
The C.A.P. gives access to manual worker or qualified employee jobs and aims to provide direct access into the world of work. Pupils can also take a 2-year course of studies towards a professional qualification called a B.E.P. (Certificate of Vocational Proficiency) in one of four fields (social and health careers, driving jobs and road transport services, the catering and hotel industry, and the optics-eyewear sector). In a professional lycée, the BEP course is integrated into the three-year programme of the professional baccalaureate.

The general baccalaureate and the technological baccalaureate are organised into 'series' or streams (ES - economic and social studies, L - literary and S - scientific) for the general 'bac', and STG (Management), STI (Industrial), STL (Laboratory), STSS (Health and Social), STAV (Agronomy), TMD (Music and Dance) and Hotel Management for the technological 'bac'. Each stream is structured by a coherent core of key subjects. The professional baccalaureate requries 3 years of study and certifies the capacity to work in a highly qualified professional activity.

(http://www.france.fr/en/studying-france/french-education-system-nursery-school-high-school.html)

HAYVANLAR VE İNSANLAR

Yakın bir arkadaşımın facebook sayfasında bir habere rastladım. Az önce başka bir arkadaşın twitterında da bir haber vardı. İkisi de hayvanlarla ilgiliydi. Hayvanları severim, onların çoğu insandan daha mantıklı, daha dost ve daha akıllı olduklarını da söylemek mümkün. Aslında hayvanlara bakış açımda değişik benim. Doğru yada yanlış ama hayvan özgür olmalı, istediği hayatı yaşamalı, seçmeli. Evlerde beslenen ve dışarı bile çıkartılmayan hayvanlara ise açıkçası üzülüyorum. Doğru bulmuyorum dört duvar arasında yaşamalarını. Kuşların kafeslerde, balıkların akvaryumlarda, kedi ve köpeklerin evlerin içinde yada balkonlarda beslenmesini hiç bir zaman sevemedim. Bu fikir bana hep garip geldi. Düşünüyorum da bizi bir eve kapatsalar aylarca belki yıllarca dışarı çıkamasak nasıl olur acaba? Muhtemelen deliririz en azından ben deliririm onu biliyorum. Net. Bir hayvan bir insana bile bile acı çektirmez. Bile bile onu incitmez. Çoğu kendini savunma amaçlıdır ısırmaların, saldırıların. Vahşi hayvanlar içinde aynı şeyler geçerli, yani ya açlıktan saldırırlar ya da kendini savunma amaçlı. Bunun dışında hayvanlardan zarar gören insan sayısı azdır.
Gelelim okuduğum haberlere, biri Adana'da bir halk otobüsü ve ayağını ezdiği köpek haberi diğeri ise Amerikalı bir genç kızımızın Afrika'da vahşi hayvanları okla yada tüfekle öldürüp bir güzel selfieler çekmesi. Önce Amerikalı genç kızımızın muhtemelen psikolojik sorunları yada ergenlik, çocukluk döneminde yaşamış olduğu travma sonucu bu halde olduğunu düşünüyorum. Hayvanların nesilleri her geçen gün tükenirken sırf zevk uğruna öldürülen aslanlar, kaplanlar, su aygırları, vb.. hayvanlar bu genç kızımızdan bir gün hesabını sormazlar mı? Elbet sorarlar. Umarım soracaklardır. Bir gün seninle de bir aslan dişlerinin arasında selfie çekerse şaşırmayacağım. 
Bir insanın yaptığı eziyeti başka hiç bir canlı birbirine yapmıyor derlerdi de inanmazdım. Gayette doğru bir lafmış. Gelelim okuduğum diğer habere. Adana'da bir halk otobüsü, şöförünün maaşının sizin, benim gibilerin vergileriyle ödendiği bir zat-ı muhterem. Kazayla bir sokak köpeğinin ayağını eziyor. Görüntüleri ve resimleri var ancak kullanmayacağım. Kaza olması gayet normal. Adı üstünde kaza. Sonrası ise korkunç zaten. Köpeğin ayağını ezdiğini farkeden şöför duraklıyor arkasına bakıyor. Ancak sonrasında aşağı inme gereksinimi duymadan gaza basıp uzaklaşıyor. Çok acelesi var çünkü çok önemli bir iş yapıyor, yaptığı işi kınamıyor hatta çokta saygı duyuyorum, onca can taşıyan biri, tüm gün direksiyon sallıyor, bir ton insanla gerekli gereksiz muhattap oluyor. Elbetteki işi zor ancak bir can kadar önemli değil yaptığı iş. Hayvansever bir vatandaşımız çevrede bulunan en yakın veterenire köpeği götürüyor. Ancak aldığı cevap şöförünkinden de korkunç. 'Biz sokak köpeği bakmıyoruz.' Sen veteriner kardeşim, şerefin namusun üstüne bir yemin etmedin mi? Ettiysen yeminin nerede, yada uğruna yemin ettiğin şeyler. Sonrasında belediye aranmış. Tam 1 saat sonra belediye gelip hayvanı çöp poşeti gibi kırık bacağından tutup bir kamyonete atarak, uzaklaşmış. Olayda başrollerde üç kişi var. Ağır konuşmak isterim ama doğru olmaz. Üç hayvandan pardon insandan bu denli vicdansızlık örneği beklemezdim. Bari biri daha vicdanlı davransaydı. Köpeğin akıbeti hakkında bilgi sahibi değilim. Arkadaşımın paylaştığı haberden yola çıkarak bu yazıyı yazdım. Sadece onlarında bir can taşıdığını unutmamalı. Evinde kedi,köpek besleyen hayvansever dostlar; belki evimde hayvan beslemiyorum ancak inanın bana sizin evinizde beslediğiniz kadar hayvanları seviyor ve onlar için ne yapılması gerekiyorsa desteklerimi esirgemiyorum. İnsanlığın bir gün herkese uğraması dileklerimle.

1 Temmuz 2014 Salı

BİLİNÇLİ TATİLCİ OLMAK

Yaz mevsimi denilince, ülkemizde tatil akla geliyor. Mesela yurt dışında herhangi bir gelişmiş ülkede tatil kavramı yaz ile sınırlı değildir. Kış tatilleri vardır, bahar aylarında ülkelerinde ufak tatiller,kamplar yaparlar, yazın ise genelde ülkelerinin dışına çıkarlar. Amaç sadece denize girmek değildir, ya da iyice bronzlaşıp sosyetik güzel olmakta değildir. Genelde gittikleri ülkelerin tarihi eserlerini, doğal güzelliklerini ziyaret ederler. Mesela bir çoğumuz Bodrum'a gitmişizdir. Bodrum denilince güzel koylar, Halikarnas, tekne gezileri, çarşı, gece hayatı akla geliyor. Evet kabul ediyorum bende seviyorum gece gezmelerini, bronzlaşmayı ya da alışverişi. Ancak ülkemizde o kadar güzel yerler var ki görülmesi gereken, kilometrelerce yol tepip ülkemize gelen turistler bizden emin olun daha fazla güzelliğimize şahit oluyorlar. Örnek olarak, Bodrum sualtı müzesi, bir kral mezarı olan ve antik dünyanın bilinen 7 harikasından biri olan Yunan ve Mısır mimarisini birleştirmiş olan Bodrum mozalesi, Pedasa Antik kenti , Bodrum yel değirmenleri , Güllük Körfezinde bulunan Bargilya Antik kenti, hatta ünlü plajları ve gece hayatı olan Göltürkbükündeki Madnasa Antik kenti. Bunlar sadece hatırladıklarım. Ege bölgesi antik tarih açısından eşsiz bir açıkhava müzesi aslında. Sanki toprağı biraz kazsak içinden vazolar, taşlar, sütunlar çıkacakmış gibi hissediyor insan. Yıllar önce Berlin'de Pergamon Müzesine gittim. İsmini orjinal yazdım. Çok yabancı değil, Bergama müzesi. Bildiğimiz Bergama. İzmir il sınırları içinde olan. İlk girdiğimde açıkçası ufak bir salon bekledim, gideniniz bilir Louvre'daki İslam medeniyetleri bölümündeki bir iki eser, çini gibi. Yok değil. Bildiğiniz kocaman bir müze. Resmen Bergama'nın bir bölümünü Almanya'ya taşımışlar. Şaşkınlığımı gizleyemedim. Rehbere bir sürü soru sordum. Neden ait oldukları yerde değilde kilometrelerce uzak bir yerde olduklarını. Ancak cevap netti. Siz hediye ettiniz bunları bize. Kocaman bir yalandı aslında. Araştırdım sonra. Meğer 1871 yılında yol yapımında görevli bir Alman mühendis geliyor, derliyor topluyor bir şekilde ülkesine götürüyor. Söyleyecek söz bulamadım. İyi bakıyorlar, tertemiz bir müze, hatta çokta güzel korunuyor eserler. Sırf içim rahat etsin diye iyi koruyorlar bizde olsa bu kadar iyi koruyamazdık diyorum her seferinde aklıma geldiğinde. Açıkçası ülkemizin ve doğal güzelliklerinin kıymetini bilmiyoruz. Diskoların, gece kulüplerinin, alışveriş merkezlerinin kıymetini biliyoruz o ayrı. Her yeşilin olduğu yer gözümüze batabiliyor. Ne gerek var taşa, ağaca, vazoya diyebiliyoruz bazen. Hatta köy, kasaba gezilerinde; küçücük kasaba nasıl yaşıyor insanlar; burada AVM bile yok diyenlerimiz bile oluyordur. Tatilde kendinize bir iyilik yapın, denize de havuza da girin gece kulüplerinde de sabahlayın ama gittiğiniz yerin tarihi güzelliklerine de dokunun öyle gelin. Kısacası bilinçli tatilci olun.



x